Makber


Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede gelip ezelden.
Ben gittim, o hâksar kaldı,
Bir gûşede târmâr kaldı;
Bâki o enis-i dilden, eyvâh!
Beyrut'ta bir mezar kaldı.

Yine sana geldim, madden. Fiziksel teması tamamen kaybetmiş olmamızın verdiği acı içimi dağlasa da hâlâ maneviyatta sensiz bir an bile geçiremiyorum. Atmosfer siyah ve gri bulutlarla kaplanmış. Tıpkı senin gibi, tıpkı benim gibi, tıpkı bizim gibi...

Yeni yerini yadırgıyorum, belli ki sen de yadırgıyorsun ki gök boşalıyor. Yağmur damlaları tenime doğru hücuma kalkıyorlar gökten. Kollarımı açarak sevinçle karşılıyorum onları, gönderdiğin lütufları kabul ediyorum bedenime. Hepsinin senden bir parça olduklarının bilincindeyim, bütün evren hâlâ senin parçalarını taşıyor. Bu evren, ancak böyle var olabilirdi zaten!

Varlığınla mükafatlandırdığın evren, sensizlikten yok oluyor şimdi. Zaman adeta geri akmaya başlıyor. Yarattığın evren, güzelliğini neredeyse yansıtan ay, ayak bastığın yeryüzü, yaşlı kayın ormanları... Hepsi yok oluyor. Sensizlik, her şeyi yok ediyor.

Sığsın mı hayale bu hakikat?
Görsün mü gözüm bu mâcerâyı?
Süratle nasıl değişti hâlim?
Almaz bunu, havsalam, hayalim.
Bir şey görürüm, mezâra benzer,
Baktıkça alır, o yâra benzer.
Şeklerle güzâr eder leyâlim,
Artar yine mâtemim, melâlim,
Bir sadme-i inkılâbdır bu,
Bilmem ki, yakın mıdır zevâlim?
Hoş geldin armağanın kısa sürede her yere o kokunun yayılmasına neden oluyor, yağmur sonrası gelen toprak kokusu, teninin kokusu... Bir süredir nefes almaktan başka bir işe yaramayan burnum, sonunda tekrar işe yarar hale geliyor. Doymak bilmez bir halde kokunu içime çekiyorum. Şimdi daha hazır hissediyorum tırmanmaya. Sana geliyorum.

Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
Dağ-ı dile çare bul, merâm et: 
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle, 
Eyyâm-ı hayatımı tamam et. 
Makber mi, nedir şu gördüğüm yer?
Ya böyle revâ mı câ-yı dilber?
Bir tecrübedir bu, hiledir bu... 
Yok, mahvıma bir vesiledir bu...

Uzandıkça uzuyor yol, sana gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bacaklarım tereddüt ederek ilerlememe direniyor, sanki başkasına aitlermiş gibi yere saplanmaya çalışıyorlar. Kesip atmak istiyorum sana varmamı zorlaştıran bu iki iğrenç et ve kemik yığınını. Fakat başka çare yok, mecburum bu iki yığına. Daha büyük bir kuvvet uyguluyorum komutlarımı yerine getirmeleri için. Sonunda onlar da boyun eğiyorlar sana.

Makber ilk göründüğünde yüreğime saplanan ızdırap temrenli oklar dizlerimin üstüne düşmeme neden oluyor. Bir kartal gelip omuzlarımdan tutarak kaldırıyor, iki bacak üstüne dikiliyorum. Bulutlar iki yana savrularak güneşe yol veriyor, o da saygıyla ışıklarını gönderiyor makberine. Ardında bir gökkuşağı oluşuyor, kuşlar ötüşmeye başlıyor. Son kez çekidüzen veriyorum kendime, sana geliyorum.

Maksûd-ı hayatı dermiyân et,
Ferdâ-yı beşer nedir, beyân et!
Ya fikrimi rûhuna kıl isâl
Ya rûhumu hâkine revân et.
Derdoldu mukim, çâre gitti,
Guyâ vatanım kenâre gitti;
Ben gurbet-i dâimide kaldım,
Bir türbe-i bi-ümide kaldım.

Birkaç asra bedel acı günlerden sonra kavuşuyorum birkaç metrekare topraktan ibaret ebedi istirahatgahına, göz pınarlarım sel olup akmaya başlarken beyin loblarımı baskı altına alan civa yoğunluğundaki sözcükler birleşerek kalp kapakçıklarımı kırmaya, içine hücum ederek parçalamaya çalışıyor. Asırlık ayrılıktan mahzun organizmam toprağına kavuşmanın sevincini yaşıyor, iç organlarım birleşmemiz için tenime baskı yapıyor. Sözcükler kalbime ulaşıyor, sesin sarıyor bütün bedenimi. Kalbim parçalanıyor, diğer organlar onu takip ederek sana katılmaya çalışıyorlar. Bedenim paramparça oluyor. Her yerden fışkıran kanım toprağını suluyor, tek bir damla bile kalmıyor içerimde, hepsi sana kavuşmaya çabalıyor.

Gökyüzünde silüetini görüyorum, gülümsüyorsun. Son bir kez daha gülümsüyorsun, asırlar sonra sana kavuştuğumu anlamamı sağlıyorsun. Son kez kokunu içime dolduruyorum, son kez sesini işitiyorum, son kez dokunuyorum. Gözlerin gözlerime son kez değiyor... Gülümsüyorum...

Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede gelip ezelden.
Ben gittim, o hâksar kaldı,
Bir gûşede târmâr kaldı;
Bâki o enis-i dilden, eyvâh!
Beyrut'ta bir mezar kaldı.*


*Abdülhak Hamit Tarhan, Makber

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder


Öne Çıkan Yayın

Makber

En Çok Görüntülenenler

Kategoriler

Arşiv

E-posta takip